Fatma Bayram anlatıyor: Fetih Suresi Tefsiri ve Sekinet Kavramı
Ramazan-ı Şerif’in manevi iklimini, ilim meclisleriyle taçlandırıyoruz. Kıymetli yazarımız Fatma Bayram, gelenekselleşen tefsir sohbetlerine bu Ramazan’da da devam ediyor. Daha önce 24. ayette kalınan Fetih Suresi’ne, bugün hafızaları tazelemek adına surenin başından itibaren yapılan bir meal okumasıyla giriş yapıldı. Ramazan boyunca Fetih ve ardından gelecek surelerle sürecek olan derslerin bugünkü bölümünde; Hudeybiye Antlaşması’nın sancılı arka planı ve zahiren bir 'yenilgi' gibi görünen bu hadisenin, hakikatte nasıl 'apaçık bir fetih' (Feth-i Mübîn) olduğu özetlendi. Biz de bu giriş dersinden aldığımız notları sizlerle paylaşıyoruz.
***Fatma Bayram'ın anlattıklarını tümüyle verdik, aralara notlar serpiştirdik.
16.02.2026
Fetih Suresi Tefsiri
Fatma Bayram
Elhamdülillahi Rabbi'l-âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ resûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Bilindiği üzere Fetih Suresi, Hudeybiye Antlaşması'ndan sonra nazil olmuştur. Peygamber Efendimiz ve yanındaki 1500'e yakın sahabe Mekke'ye girememişti. Peygamberimiz aslında bir rüya görmüş; rüyasında Kabe'yi tavaf ettiklerini müşahede etmişti. Peygamberlerin rüyasının vahiyden bir cüz olduğunu bilen sahabe de O'na güvenerek, "Umre yapacağız" niyetiyle büyük bir hevesle yola çıkmış; yaklaşık altı yıldır görmedikleri memleketlerine ziyaret için gelmişlerdi. Fakat içeri alınmadılar. Bu sürecin detayları siyer kitaplarından okunabilir. Hudeybiye Antlaşması sürecinde Müslümanların tavrı oldukça önemlidir, bu hususlara değineceğiz. O gücü ve kuvveti ancak bu olaylardan ve bu şahsiyetlerden alabiliriz.
📝 BİLGİ NOTU: HUDEYBİYE ANTLAŞMASI (Hicri 6. Yıl) Müslümanlar umre niyetiyle yola çıkmış ancak Mekkeli müşrikler tarafından engellenmiştir. Yapılan görüşmeler sonucu zahiren Müslümanların aleyhine görünen maddeler içeren bir barış antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma, Mekke'nin fethine giden yolu açan en büyük stratejik zaferdir.
Ne yazık ki çevremiz bu tür örneklerle dolu değildir. Nitekim Cenab-ı Hak bizlere Gazze örneğini göstermiştir. Yakın zamana kadar mertlik, korkusuzluk, cesaret, şehadet, cihat ve sadakat örnekleri vereceğimiz zaman hep geçmiş kıssalardan anlatırdık. Şimdi ise bunun mümkün olduğunu, bu yüzyılda da yaşanabileceğini Cenab-ı Hak bizlere göstermiş oldu. Bunu asla bir kayıp olarak görmüyorum. Rabbimizin lütufları sınırsız olmakla birlikte, sanki cennetin üst mevkileri için her yüzyıla ait bir kontenjan vardır ve onlar da bu zamanın kontenjanına nail olmuşlardır diye düşünüyorum. Bizler zor durumdayız, Cenab-ı Hak yardımcımız olsun.
Hudeybiye dönüşünde sahabeler büyük bir keder içerisindeydi. Peygamberimizin rüyası zahiren gerçekleşmemişti. O sene umre yapacaklarını ve Kabe'yi göreceklerini düşünüyorlardı ancak bu nasip olmamıştı. Peygamberimiz (s.a.v.), müşriklerin neredeyse bütün tekliflerini kabul etmişti. Sahabe bunu bir zillet olarak görmüş, hatta "Biz neden bu kadar taviz veriyoruz? Yoksa sen Allah'ın Resulü değil misin?" diyenler bile olmuştu. O derecede büyük bir şok yaşamışlardı. İşte o ruh haliyle dönerken yolda Fetih Suresi nazil oldu.
İlmi sonsuz olan Rabbimiz; bizim ve sahabenin o an bir yenilgi gibi gördüğü Hudeybiye Antlaşması'nı, bu surenin girişiyle büyük bir zafer olarak nitelendirmektedir. Bu durum bize resmin tamamını göremediğimizi; bazen yenilginin, bazen de geri çekilmenin aslında bir zafer olduğunu hatırlatmaktadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu sure ile ilgili şöyle buyurmuştur: "Bu gece üzerime bir sure indirildi; bana dünya ve mâ fîhâdan (dünya ve içindekilerden) daha sevgilidir." Yani bütün dünya kendisine verilseydi, bu sure kadar sevinmeyeceğini ifade etmiştir.
Bu kıymetli sureleri ezberlemek önemlidir. Kur'an ezberlemek asla bir zaman kaybı değildir. Beynimizin hafıza bölümleri ancak ezberle açılır ve çalışır. Kur'an'dan ne kadar ayet hafızanızda olursa, inşallah cennete gittiğinizde dereceniz o ayet sayısınca belirlenecektir. Millet olarak bir eksiğimiz var: Ya hafız oluruz ya da "Elemtera"dan aşağısını biliriz; yani ya hep ya hiç anlayışı hakimdir. "Elemtera'dan aşağısı" dediğimiz son 10 sure, Peygamber Efendimiz tarafından genellikle yolculuklarda okunmuştur. Peygamberimiz namazlarda daha uzun okumayı tercih etmiştir. Bir insanın hayatı boyunca okuduğu Kur'anlar içerisinde kendisine en çok sevap kazandıranı, namazda kıyamda okuduğu Kur'an'dır. Bu bakımdan ne kadar ezberiniz varsa, o kadar avantajlısınızdır.
Rivayetlerden anlaşıldığı üzere bu surenin nüzulü Mekke ile Medine arasında gerçekleşmiştir. Bu şekilde inen surelere de "Medenî sure" denilmektedir. Bir surenin Mekkî mi Medenî mi olduğu nereden belli oluyor? Hicretten önce mi nazil olmuş, sonra mı nazil olmuş; oradan belli oluyor.
📖 Fetih Suresi 1. Ayet
(İnnâ fetahnâ leke fethan mubînâ.)
"Biz sana apaçık bir fetih lütfettik." Elmalılı Hamdi Yazır bu ayeti şöyle tefsir eder: "El-hak, biz sana bir feth-i mübîn açtık." Âlimlerin çoğunluğu (Cumhur), bu "apaçık fethin" Hudeybiye Antlaşması olduğu kanaatindedir. Hudeybiye Sulhü'nün bir fetih olması ashaptan bazılarına "hafî" (gizli) kalmıştı. "Hafî", gizli demektir. Ne yazık ki dilimizden ve köklerimizden uzaklaşmış bulunmaktayız. Özellikle yeni nesil arasında yabancı kelimelerin kullanımı yaygınlaşmış durumda. Eski ve köklü kelimelerimiz metinlerde geçtiğinde doğru telaffuz edilemiyor veya anlaşılmıyor. Bu kelimeleri yeniden kazanmaya çalışmalıyız.
İmam Zührî şöyle demektedir: "İslam'da Hudeybiye fethinden daha büyük bir fetih olmamıştır." Neden? Çünkü bu sayede müşrikler Müslümanlarla "ihtilata" (karışıp görüşmeye) başlamıştır. Antlaşma sayesinde barış sağlanmış, karşılıklı ziyaretler ve ticaret başlamıştır. Savaş hali sona ermiş, yollar ve sınırlar açılmıştır. Bizler bugün çocuklarımızın müşriklerle görüşmesini bir zafer olarak mı, yoksa bir tehdit olarak mı görüyoruz? Genellikle kendimize ve inancımıza tam güvenemediğimiz için bu temaslardan çekiniriz. Halbuki İmam Zührî, Hudeybiye sayesinde müşriklerin Müslümanların sözlerini işitmeye başladığını, bunun kalplerinde yer ettiğini ve üç sene zarfında birçok kişinin Müslüman olduğunu belirtir. Bir Müslümanı tanımak, onların hidayetine vesile olmuştur.
📖 Fetih Suresi 2. Ayet
(Liyagfire lekellâhu mâ tekaddeme min zenbike ve mâ teahhara ve yutimme ni'metehu aleyke ve yehdiyeke sırâtan mustekîmâ.)
"Niçin biz sana bu apaçık fethi nasip ettik? Ki Allah senin zembinden (günahlarından), geçmişte kalan ve gelecek olanları mağfiret buyursun." Peygamber Efendimizin günahları mı vardır? Müfessirler, buradaki "zenb" ifadesinin risalet yükü, yani peygamberlik sorumluluğu olduğunu belirtirler. Bu ayetle, risalet vazifesinin ifasında önceki zorlukların ve zahmetlerin ağırlığının kalmayacağı müjdelenmiştir. Bundan sonra peygamberlik vazifesi daha kolay olacak, insanlar akın akın İslam'a girecektir.
"Ve senin üzerindeki nimetini tamamlaması için Cenab-ı Hak sana açık fetih nasip etti." Demek ki risaletteki başarıya bir de mülk eklenecektir. Hudeybiye Antlaşması sayesinde Allah O'na hem dini hem de dünyevi nimetleri fazlasıyla lütfedecektir. Antlaşmayı detaylıca incelediğinizde, - İslam tarihi kitaplarından veya İslam Ansiklopedisi'nden "Hudeybiye" maddesini açın, okuyun - Peygamber Efendimizin nasıl bir siyasi deha ile hareket ettiğini, müşrikleri kendi bağlarıyla bağlayarak Mekke'nin fethinin temellerini attığını göreceksiniz.
Biliyorsunuz bizim için söylenen bir şey var —inşallah bu da değişiyordur son dönemlerde— "Savaşta kazanırlar, masada kaybederler" denir. Peygamber Efendimiz'in, bir siyasi deha olarak, sadece savaşırkenki cengaverlikle değil; o müzakereler sırasındaki ileri görüşlülük, feraset ve kendi adamlarından alacağı tenkidi bile göze alarak —onlara da açıklamıyor hedeflerini gizli tutarak— nasıl stratejik bir hamle yaptığını görüyoruz.
"...ve seni dosdoğru bir yola iletsin." Bu fetih sayesinde gerek risaletin ifasında ve gerek riyasetin (reislik, liderlik) merasimini edada; yani liderlik nerede, nasıl davranmayı gerektiriyorsa bunun edasında, doğrudan doğruya Allah'ın rızasına erdiren bir istikamet yoluna Allah seni çıkarsın diye sana apaçık fetih nasip ettik, diyor.
📖 Fetih Suresi 3. Ayet
(Ve yansurakellâhu nasran azîzâ.)
O feth-i mübînin bir izahı sadedinde; misli bulunmaz, eşsiz bir nusret bir muvaffakiyet ve zafer ile seni mansur ve muazzez kılsın diye Allah Teala sana işte bu feth-i mübîni nasip etti.
📖 Fetih Suresi 4. Ayet
(Huvellezî enzeles sekînete fî kulûbil mu'minîne li yezdâdû îmânen mea îmânihim, ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard, ve kânallâhu alîmen hakîmâ.)
"Hüvellezî enzele's-sekînete fî kulûbi'l-mü'minîn..."
O Allah öyle bir Allah'tır ki müminlerin kalbine sekineti indirdi.
Bu sekinet konusunda uzun uzun izahlar var, kayıtlarda da var, isteyen oradan dinleyebilir. O uzun izahlara girmeyeceğim ama hiç olmazsa tanım olarak bir kez daha hatırlayalım. Çünkü günümüzde sekinet yokluğundan —hadi yokluğu demeyeyim, azlığı diyeyim— sekinet eksikliği ile muzdaribiz. Kalbimiz pır pır, helecan içinde. Gelecek kaygısı ve günlük telaşlar sebebiyle namazlarımıza odaklanamıyor, okuduklarımızı anlayamıyoruz. Kur'an'ı ezberleyemiyoruz.
💡SEKİNET: Kelime anlamı olarak sükûnet, durgunluk ve huzur demektir. Kalbin korku ve endişeden arınarak yatışması, Allah'a güvenmesi halidir.
Sükûn ve itminan, sebat ve temkin manasına mastardır. Sükûn, huzur demek. İtminan; kalbin yatışmış olması, kalpte helecan ve kaygı olmaması demek. Sebat; vazgeçmemek. Yani birtakım engeller çıkar, bir şeyler olur ama asla vazgeçmemek. Temkin ise tedbirli hareket etmek. Tedbirini alırsın, Allah'a bırakırsın. Asla heyecan yapmaz, panik yapmazsın. Sekinet bu. Nefisteki telaş ve helecanın kesilmesiyle hasıl olur bu sükûnet. "Kalp oturması", "yürek ısınması", "gönül rahatlığı" ifadeleriyle Türkçede ifade edilir. Huzur ve sükûn haline ve onun menşeine söylenilir.
Dikkat ederseniz; "Onlar sekineti kazandılar, sekinete ulaştılar, elde ettiler" demiyor. "Allah onlara sekinet indirdi" buyuruluyor. r. Bu durum, sekinetin ne kadar kıymetli olduğunu ve semadan bir lütuf olarak indirildiğini gösterir.
İnsanın yanında bir günlük nafakası bulunduğunda yarına dair endişesi azalır. Kalp huzuru için de sağlam bir imana ihtiyaç vardır. "Allah var, O'nun her şeye gücü yeter" inancı o kadar kuvvetli olmalıdır ki, hiçbir durum kişide panik ve kaygı oluşturmamalıdır. Sekinet kelimesi "sikkîn" (bıçak) kökünden gelir. Sekinet hasıl olduğunda, bıçak gibi nefsin vesveselerini, endişelerini ve "acaba"larını kesip atar.
Allah sekineti niçin indirir? "İmanlarına iman katsınlar diye." İmanın özü artıp eksilmese de, imanın gerektirdiği ahlak ve teslimiyet arttıkça imanın kuvveti ve kemali artar. Sekinetin kaynağı ise şu bilgidir: "Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır." İşte bu ihatalı bakış ile bütün eşyayı —her şeyi— Cenab-ı Hakk'a teslim edersiniz. Elinizden geleni yapar, gerisini O'nun hikmetine bırakırsınız.
"Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir."
Daha önce söylemişimdir; bir ayet-i kerimenin içinde bize anlatılan konuda biz bir yetkinlik kazanmak istiyorsak, o ayetin içinde zikredilen Esma-i Hüsna'ya dikkat etmemiz lazım. Şimdi biz sekinete ulaşmak istiyorsak Allah'ın "Alîm" ve "Hakîm" isimlerine odaklanmalı; biz de hayatımızda bilgili, planlı ve hikmetli hareket etmeye gayret etmeliyiz.
Sonra uzunca bir 5. ayetimiz var. Bu 5. ayeti tefsir etmeden geçmiş, ben de mealini okuyayım:
📖 Fetih Suresi 5. Ayet
(Li yudhilel mu'minîne vel mu'minâti cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ ve yukeffire anhum seyyiâtihim, ve kâne zâlike indallâhi fevzen azîmâ.)
"Müminleri ve mümineleri, ebediyen içinde kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere koymak ve kabahatlerini taraflarından keffaretleyip örtmek için —ki Allah yanında bu bir fevz-i azîm (büyük bir kurtuluş) bulunuyor— işte bu sebeple Allah size feth-i mübîni nasip etti." Yani hâlâ feth-i mübîn neden nasip oldu, onunla biz ne elde etmiş olacağız? O verilen nimetleri sayıyor. Bunun neticesi de zaten en yüksek hedefimiz cennettir.
Zemahşerî gibi muhakkikînin (ilim ehlinin) tercih ettiğine göre; Allah'ın ilim ve hikmet sıfatının bir tecellisi olarak, müminlerin kalplerine sekinet indirilmiş ve onlar Hudeybiye Sulhü'ne ısındırılmıştır. Başta tereddüt etseler de, bunun ilahi bir hikmet olduğunu kavrayarak büyük fetihlere hazırlanmışlardır. Böyle yapması da şu hikmet içindir ki; müminlere ondaki nimetleri tanıtsın, şükrünü eda etsinler, sevaba müstahak olsunlar da onları cennetlerine koysun, fevz-i azîm olan en büyük murada erdirsin.
Bundan hoşlanmayan münafıklar ve müşriklere gelince, 6. ayetten sonra onunla devam ediyor.
- Şimdi burada bir soru var. O soruyu ben size sorayım, siz cevabını kendi içinizden verin. Burada müzakere edemeyeceğimiz bir soru. Peygamberimiz olunca işin başında, tabii güveniyorsunuz. Gerçi O'na bile "Bir dakika ne oluyoruz?" demişler yani, değil mi? "Nasıl böyle bir şeye biz söz verebiliyoruz? Bu şartları nasıl kabul edebiliyoruz?" demişler. Peki Peygamber değil; bizim yöneticilerimiz başta, işte babalarımız, aile reislerimiz, hakkımızda karar verenler... Ta bir yaşa gelinceye kadar hayatınızdaki kararları siz mi aldınız? Yani hangi okula gideceksiniz, hangi muhitte yetişeceksiniz, size önce ne öğretilecek? Bunların çoğunun kararını siz almadınız. Veya daha sonra da hayatlarımızda onlar büyük ölçüde etkili oluyor. Yani bugünkü nesil hoşlanmasa da yönetiyorlar diyemiyoruz, kimse yönetilmekten hoşlanmıyor ama etkili oluyorlar. Eşlerimiz, hatta öyle bir noktaya geldik ki çocuklar bile aileyi yönetiyorlar neredeyse. Yani bu yöneticiler —en yakından en uzağa doğru— onların yaptıklarının ilim ve hikmetle olduğuna nasıl güveneceğiz? Onların bizi sevk ettikleri durumlarda nasıl sekinetle hareket edebileceğiz? Hangi şarta bağlı bu? Ne zaman karar vericilere güveniriz? Mesela bir hocamıza soru sorduk, hoca cevap veriyor. "Tamam hocam da..." diyor, "Öyle değil şöyle, şöyle şöyle..." Yani sizi bir cevaba manipüle etmeye çalışıyor. En baştan alıyoruz tekrar cevap veriyoruz, tekrar... Yani razı olmuyor mesela hocanın verdiği cevaptan. Biz ne zaman bir âlime güvenebiliriz? Bir yöneticiye güvenebiliriz? Bir aile reisine güvenebiliriz? Güvenmezsek ne olur? "Hiç kimseye güvenemem, ben kendi hayatımın kararlarını ben alırım" dediğimizde o toplum ne olur? Herkes kendi kararını kendisi alınca... Bunları düşünmenizi ve bir çözüm yolu, akıllıca bir çözüm yolu bulmanızı size tavsiye ediyorum.
Bir tane kopya vereyim: Takip etmemiz gerekiyor. Yani tam teslim değil, her şeye isyan da değil. Allah ve Peygamber dışında kimseye tam teslim olunmaz. Bu kadarını söyleyeyim.
📖 Fetih Suresi 6. Ayet
(Ve yuazzibel munâfikîne vel munâfikâti vel muşrikîne vel muşrikâtiz zânnîne billâhi zannes sev', aleyhim dâiratus sev', ve gadiballâhu aleyhim ve leanehum ve eadde lehum cehennem, ve sâet masîrâ.)
"Ve yuazzibe'l-münâfikîne ve'l-münâfikât..." Ve aynı şekilde Cenab-ı Hakk'ın bu bize bir feth-i mübîni nasip etmesi yine ne içindir? Münafıkların Müslümanlara verdiği zarardan dolayı, münafık erkeklere ve münafık kadınlara azap etmek içindir. "...zânnîne billâhi zanne's-sev'..." Çünkü onlar Allah hakkında kötü zan besliyorlar. Bu "Allah hakkında kötü zan beslemeyi" de düşünmenizi tavsiye ediyorum. İnsan Allah hakkında nasıl kötü zan besler? Başımıza bir şey geldi, bizim kontrolümüz dışında; "Niye böyle oldu, Allah niye böyle yapıyor?" mu der? Allah'ın indirdiği kitabını mı beğenmez? O'nun seçtiği peygamberini mi beğenmez? Hani bir düşünün. Allah hakkında kötü zan beslemek nedir? Allah hakkında hüsn-ü zan beslemek nedir? Yani "Hoştur bana senden gelen, ya gonca gül yahut diken" diyebilenler kimlerdir? Bunları bir düşünün.
Yani Allah hakkındaki kötü zan beslemek burada kimin sıfatı olarak zikredildi? Münafıkların. Demek ki Allah hakkında kötü düşünceler beslemek insanı nifaka götürüyor. Ona da dikkat edelim. Münafıklar kafirlerden niye önce zikredildi veya kafirler zikredilmiyor da münafıklar zikrediliyor? Çünkü onların Müslümanlara olan zararı müşriklerin, kafirlerin verdiği zarardan daha fazla olduğu için. Nedir bu kötü zan? O dönemdeki münafıkların kötü zannı; "Allah peygamberine ve müminlere yardım etmez" diye düşünürler. Peygambere ve müminlerin başına bir kötülük gelmesini gözetirler. Bunu daha sonra Münafikûn Suresi'nde, Ahzab Suresi'nde göreceksiniz. "Aleyhim dâiratü's-sev'..." Kötülükleri kendi başlarına olsun. Yani kötülük onların başlarına olsun diye Cenab-ı Hak onlara beddua ediyor.
📖 Fetih Suresi 7. Ayet
(Ve lillâhi cunûdus semâvâti vel ard, ve kânallâhu azîzen hakîmâ.)
"Ve lillâhi cünûdü's-semâvâti ve'l-ard..." Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır. Hem rahmet orduları hem azap orduları Allah'ındır.
📖 Fetih Suresi 8. Ayet
(İnnâ erselnâke şâhiden ve mubeşşiren ve nezîrâ.)
"İnnâ erselnâke şâhiden ve mübeşşiren ve nezîrâ." Biz seni şahit, müjdeleyici ve inzar edici (uyarıcı/korkutucu) bir peygamber olarak gönderdik, diyor. Peygamber Efendimizin gönderiliş amacı, gönderilmesindeki hikmet Kur'an-ı Kerim'de bu ifadeyle birkaç yerde geçer. Bu üç sıfat Peygamberimizin pek çok sıfatı içinde öne çıkan sıfatlardır. Neymiş onlar? Şahit, müjdeleyici ve korkutucu. Bu sıraya da dikkat edin. Şahit olmak önce geliyor. Ondan sonra müjdeleyici olmak geliyor. Ondan sonra korkutuculuk geliyor. Biz direkt korkuya geçiyoruz. Birine din anlatırken hemen azap, tehditler, cehennem, işte Allah'ın celal sıfatları... Rabbimizin oradan başlıyoruz. Halbuki önce şahit ol.
💡 TEFSİR NOTU: HZ. PEYGAMBER'İN 3 SIFATI
Şahit: Örnek olan, numune-i imtisal.
Mübeşşir: İyiliği müjdeleyen.
Nezir: Kötülükten sakındıran, uyaran. Sıralama önemlidir; önce örnek olunur, sonra sevdirilir, en son uyarılır.
Şahit nedir? "Numune-i imtisal." Yani kendisine uyulacak örnek demektir. "Biz seni insanlar sana uysun diye, insanlar boşlukta kalmasınlar, 'Kime benzeyeceğimizi bilemedik, kim gibi hareket edeceğimizi bilemedik' demesinler, böyle bir mazeretleri olmasın diye bir şahit olarak gönderdik." Yani bunun Türkçesi şu —Türkçede biz bu kavram için şahitliği kullanmayız, o yüzden biraz zor anlaşılıyor— mesela siz bir muhitte, bir sitede veya bir mahallede oturuyorsunuz. Veya bir akraba grubu içindesiniz. Eğer bilinçli bir Müslümansanız, siz bulunduğunuz o akraba grubu için numune-i imtisal olarak örnek oluyorsunuz. O site halkı için örnek oluyorsunuz, o iş yeri için örnek oluyorsunuz. Yani Cenab-ı Hak onlara diyecek ki: "Ayşe Hanım'ı görmedin mi?" Yani sizi onlara iyilik örneği; Müslümanlık nasıl olur, iman etmek nasıl olur, bunun örneği olarak sizi orada var etti Allah Teala. İşte başta söylediğim; tanıştıkça, Müslümanları tanıdıkça iman etmelerine bu çok güzel bir örnek.
Sonra "mübeşşir", müjdeleyici ne demek? Yani "Güzel davranırsanız şu mükafatlar var, cömertliğe şöyle mükafat var, namaz kılana böyle iyilikler var..." diye dünyevi, uhrevi her şeyin nasıl yolunda gideceğini, güzellikleri yaparsa nasıl yükseleceğini önce anlatacaksın. En son, eğer bunlara uymazsa —yani örnek almıyor veya mesela siz şahit olamamışsınızdır, Allah korusun, o konuda eksiksinizdir ama birisi vardır, onu bilirsiniz— onu anlatırsınız. Yani dersiniz ki "Bak falanca gibi olmamız lazım."
O yüzden sizden istirham ediyorum; iyilik örneklerini anlatın, kötülük örneklerini anlatmayın. Ne yazık ki kötülük daha çok merak edildiği için, daha sansasyonel olduğu için, daha çok dikkat çektiği için herkes "Nasıl hırsızlık yapılmış, nasıl yankesicilik yapılmış, nasıl yıllarca aldatmış..." bunları anlatıyor. Ama bir iyilik örneğinin anlatılması çok kıymetli. Bugün bu sosyal medyada gördüğümüz haberlere de artık inanamıyoruz biliyorsunuz ama bir iyilik örneğiydi, anlatayım size:
Amerika'da bir adam, büfe gibi bir yere giriyor. Tesettürlü bir hanım orayı işletiyor. Ona diyor ki: "Sadece bir dolarım var, karnım çok aç. Bana 1 dolar kadar pilav... Sadece pilav alabilir miyim?" Etli bir şey alamaz, tavuk pilav satıyormuş kadın. Kadın diyor ki: "Sadece pilav mı yiyeceksin?" Adam "Evet, çünkü bir dolarım var sadece" diyor. Kadın, "Sen neli sandviç seviyorsun bana onu söyle. Tavuk mu koyayım, köfte mi, biftek mi koyayım?" diye soruyor. Adam "Yok, alamam" diyor. Kadın "Yok" diyor, "bu benden sana. Madem karnın aç, sevdiğin gibi olsun, nasıl seviyorsan öyle yapayım." Ondan sonra adam alırken diyor ki "Çok teşekkür ederim." Kadın "Ama olmaz böyle kuru kuru yiyemezsin, bu dolaptan da sevdiğin bir içecek al" diyor adama. En son, kadının ciddi olduğunu adam anlayınca diyor ki: "Bu bir kamera şakası, ben sizi kameraya çekiyordum şu anda. 'İyilik var mı, iyilik kalmış mı?' diye bir deney yapıyoruz." Size 1.000 dolar çıkarıyor. Kadın diyor ki: "Kesinlikle almam." Bak burası da çok önemli. "Kesinlikle almam, ben bunu bunun için yapmadım. Ben iyilik olması için yaptım" diyor. Ondan sonra adam videonun sonunda ne diyor biliyor musunuz? "Ey Amerika'da yaşayanlar, bütün göçmenler geri gitsin diyenler! Hayatınızda gerçekten bir Müslümanla hiç tanıştınız mı?" diyor. Çok güzel bir örnek. Ama inşallah gerçektir, çünkü bazen mizansen de olabiliyor bunlar.
İyilik haberlerinin anlatılması... Önce müjdelemek, sonra sakındırmak için tabii ki kötülük de anlatılır.
📖 Fetih Suresi 9. Ayet
(Li tu'minû billâhi ve resûlihî ve tuazzirûhu ve tuvakkirûhu, ve tusebbihûhu bukreten ve asîlâ.)
Niçin? İşte bütün bunları Cenab-ı Hak size niçin lütfetti? Peygamberi de size şahit, müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdi; siz Allah'a ve peygamberine iman edesiniz, O'nu yüceltesiniz, O'na destek olasınız ve sabah akşam Rabbinizi zikredesiniz diye.
Her insan —kısa bir konuşmanın içinde gerektiği kadar kısa söyleyeceğim yoksa her biri, bu cümleler bir konferans konusu olabilir— her insanın dara düştüğünde kendinden yüce bir güce sığınma, yardım isteme ihtiyacı vardır. İşte onu nasıl yapacağını sana öğretiyor, Peygamber. Şimdi biz bazı şeyleri biliyoruz; o bildiğimiz şeylerin ne kadar nimet olduğunun farkında değiliz. Yani "Ben Allah'a nasıl şükrederim acaba?" bilmesek... Şükür namazı var. Çok sıkıştınız, Hacet namazı var. Mesela hatalarınız var, iradeniz zayıf, böyle hep ufak tefek yanlışlar yapıyorsunuz. Peygamberimiz diyor ki: "Büyük günahlardan kaçınmak şartıyla beş vakit namaz aradaki günahlara kefarettir." Büyük günah da işlemiyoruzdur ya... Büyük günah işleyen biri burada yoktur diye düşünüyorum, inşallah varsa da Allah affetsin, tövbe etmiştir. Yani adam öldürdünüz mü? Zina yaptınız mı? Bir namuslu kadına başını belaya sokacak şekilde zina iftirası attınız mı? Savaştan kaçtınız mı? Yani büyük günahlar bunlar. Ama bunları yapmadığınız takdirde diyor, beş vakit namazla senin her seferinde defter siliniyor. Yani namaz böyle kocaman bir silgi gibi bir şey. Şimdi bunu bilmenin insana verdiği huzura bakın. Onun için bir nimet, peygamber gönderilmesi.
📖 Fetih Suresi 10. Ayet
(İnnellezîne yubâyiûneke innemâ yubâyiûnallâh, yedullâhi fevka eydîhim, fe men nekese fe innemâ yenkusu alâ nefsih, ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu'tîhi ecren azîmâ.)
O biat edenler var ya, onlar Allah ile biatlaştılar diyor. Peygamber Efendimize ölümüne söz verdiler. Peygamber Efendimiz, Mekkelilerin bir tehdit, bir savaşa kalkıştığını duyunca —öyle bir haber alıyor— bunun üzerine hepsini ölene kadar gerekirse savaşmak üzere, savaştan kaçmamak üzere biat etmeye davet ediyor. Tek tek Peygamber Efendimize biat ediyorlar. Ve Cenab-ı Hak işte dönüşte diyor ki: "O biat edenler var ya —Peygamberimize gelip musafaha yaparak söz verdiler, yani 'Ölümüne buradayız, seni terk etmeyeceğiz' diye— onlar Allah ile biat ettiler."
"...yedullâhi fevka eydîhim..." Allah'ın eli onların elinin üzerindedir, diyor Allah Teala. Her kim cayarsa kendi aleyhine caymış olur.
"ve men evfâ bi mâ âhede aleyhullâhe fe se yu'tîhi ecren azîmâ." Her kim de Allah'a, üzerine söz verdiği şeye uyarsa, verdiği sözü yerine getirirse ona da çok büyük bir ecir ve mükafat verilecek diyor.
11. ayetten devam edeceğiz.
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.