Mesleklerimizin ve mensubiyetlerimizin merkezi
İnsanların ve toplumların büyük çoğunluğu, sahip oldukları yahut ait oldukları şeyleri yüceltme eğilimi içindedirler. Böylece; kendilerini üstün ya da değerli göstermenin peşinde olurlar.
Zaman zaman haddi aşma örneklerine ve öykülerine şahit oluruz. Övgüde ileri gidenleri usulünce ikaz etmek zorunda kalırız.
Bu bağlamda, bir "meslek ve mensubiyet hizipçiliği" olgusundan söz edilebilir.
Sözlüklerde yapılan açıklamalara göre; çalışma alanı olarak seçilen ve geçim temini için yapılan işe "meslek", kurumsal yahut toplumsal yapılarla ilişkili olma-kalma haline "mensubiyet" denir.
Günümüz dünyasında, sektörlere ve alanlara-konulara göre gruplandırılmış bin küsur meslek dalı var. Bazıları ihtiyaç olmaktan çıktığı için ölüyor; bazıları yeni ihtiyaçları karşılamak için doğuyor.
Aslında hepsi de insan ve toplum hayatı için gerekli ve önemlidir. Ancak herkes için kendi yaptığı iş, daha değerlidir.
Eğitimde öğretmene, akademide öğretim üyesine, sağlıkta doktora, güvenlikte askere yahut polise ihtiyaç var. Sanayi, ticaret, üretim, pazarlama, ulaşım, kiralama, inşaat, planlama gibi alanlarda çalışanlar da önemli işler yapıyorlar.
Her birinin, "ne" oldukları ile birlikte, "kim" oldukları da önemli. Meslekler ve meşguliyetler; hayata kattıkları kalite, kariyer, kazanım nispetinde değerli.
Bunun için eğitim görür, ihtisas çalışmaları yaparız. "Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır" ata sözünde ifade edildiği üzere; yaptığımız işin genel geçer gidişine ilave olarak kendi benliğimizi, kimliğimizi, kişiliğimizi de katarız.
Aynı durum ümmetlerin, milletlerin, dinlerin, devletlerin, mezheplerin, meşreplerin, siyasi partilerin, ideolojik örgütlerin, vakıfların, derneklerin, sendikaların, spor kulüplerinin, odaların, baroların, platformların, birliklerin mensupları için de söz konusu. Burada incelenmesi ve irdelenmesi gereken şey; motivasyon kaynağı haline gelen "mensubiyet" yahut "taraftarlık" duygusudur.
İfrat derecesindeki bağlılıklar, bağımlılıklar, yükseltmeler, yüceltmeler; kendilerinden olmayanları "ötekileştirme" ve hatta "düşman gibi görme" sonucunu doğuruyor. Devlet ve toplum yapısını oluşturan ana unsurlar arasında çok yönlü ayrışmalara, çatışmalara sebep oluyor.
Özellikle din hizmetleri, hem dünyamızı hem ahiretimizi yakından ilgilendirmekte. Burada yapılan abartılı eylemler ve söylemler; tüm alanları, konuları ifsat edebilecek hale gelebilmekte.
Eskiler, tehlikenin boyutunu belirtmek için durumu veciz bir sözle ile ifade etmişler:
"Yarım doktor candan, yarım imam imandan eder" demişler.
Yaşadıkça, yarımına da çeyreğine de rastlıyoruz. Onlardan sadır olan şeyleri görüp duydukça hayretler içinde kalıyoruz.
"İrşat" iddiası ile yola çıkıp, "ifsat" edenler bile var. Kötü örnekler ve öyküler; insanları dinden soğutuyor, Allah ile kulları arasına yüksek duvarlar örüyorlar.
Hak nasip etti; hac ve umre ibadeti için kutsal beldelere gitme imkanı bulduk. Din adına bildiklerimizle çelişen; zihnimize şüphe, gönlümüze gölge düşüren anlatımlara şahit olduk.
Kamu ya da özel sektör görevlisi olarak hizmet verenlerden bazıları; ziyaret edilen mekanlar ile rehberlik yapan insanların önemini anlatmak için, sözü de söyleyiş tarzını da abarttıkça abartıyor. Kur'an ve sünnetin ruhuna uymayan, muteber kaynakların hiçbirinde bulunmayan menkıbeler anlatıyorlar.
Ayrıca ayetlerin, hadislerin, tekbirlerin, salavatların lafzından manasına, manasından maksadına geçilemiyor. Efsunlu bir psikososyal iklim oluşturuyorlar. Aktarılan bilgilerin sahtesi sahihinden seçilemiyor.
Korunmuş, aslına uygunluğu güvence altına alınmış Kitab'a rağmen; tahrif edilmiş (bozulmuş) bir din anlayışı ve yaşayışı ortaya çıkıyor. Galat-ı meşhur (meşhur edilen yanlış), lügat-ı fasihin (unutturulan doğrunun) önüne geçiyor.
Hakkın ve hakikatin gafili olma ihtimali ile cennete gitmenin kolay yolunu bulma ihtimali bir arada. Dünyayı ve insanlık âlemini düze çıkaracak, huzur-güven iklimi oluşturarak tüm kötülerin-kötülüklerin şerrinden kurtaracak sihirli formül; hakkıyla okunup anlaşılamayan sayfalarda, satırlarda.
Bugün, İslam Alemi'nin en temel sorunu budur. Vahiy, her derde deva olan bir iksirse eğer (ki öyle); şişeyi dışından yalayanlar değil, kapağını açıp içindeki ilacı içenler şifa bulur.
Görünen o ki; eskilerin kemikleşmiş algılarını değiştirip dönüştürmek, deveye hendek atlatmaktan daha zor bir mesele. Böyle giderse, bu mirasın veraset intikali de yetişme çağındaki yeni nesile.
Ancak, onlar pimleri kırıp, halkaları zincirden ayırıyorlar. Önce cehalet çölünde kayboluyor, sonra hidayet vadisinde bir pınar arıyorlar.
Sorumluluk üstlenip, o pınarı biz akıtmalıyız. Kanalını oluşturup, tevhit ırmağının pak suyuna katmalıyız.
Kurak topraklar, şefkat ve merhamet dininin rahmet-bereket yağmurlarıyla ıslanmalı. Körpe dimağlar, ilahi mesajın bire yedi yüz veren tohumlarıyla beslenmeli.
Mesleklerimizin, mensubiyetlerimizin merkezine bu dava taşını koymalıyız. Cümle mazlumların ve mağdurların imdadına koşmalı, "daha iyi bir dünya" arayışının öncüsü biz olmalıyız.
Öyle bir hayat yaşamalıyız ki; görenler, duyanlar gıpta etmeli. Ahlakımızı ahlak, ahvalimizi ahval edinmeye can atmalı.
Zekeriya Erdim
Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.