Ekrem Demirli
20.02.2025
Ekrem Demirli
Bahreyn’de Müslümanlar Arası Diyalog: Tek Ümmet ve Ortak Gelecek
Tüm Yazıları

Bahreyn’de Müslümanlar Arası Diyalog: Tek Ümmet ve Ortak Gelecek

Birçok arkadaşım uluslararası tecrübemin eksikliğinden dolayı eleştirir, Türkiye dışındaki insanlarla ilişkiler kurmam gerektiği hususunda beni uyarır. Eleştirilere bir ölçüde hak vermekle birlikte çalışma tarzımın ve tercih ettiğim bilim anlayışının sosyalleşmeye elverişli olmadığını bilir, kısmen de tembellikten olmak üzere, bu tarz imkanları ihmal ederim. Bahreyn'den bir davet gelince, nasıl olduysa, bir anda "Evet, gelirim" dedim, ya toplantı iptal olur veya ben vazgeçerim diye aklımdan geçirirken kendimi Bahreyn'de buldum. Üstelik bu toplantıdan birkaç hafta öncesinde Konya'da Klasik Düşünce Okulu'nun tertip ettiği akademisyenler toplantısında bulunmuş, beş gün boyunca gece geç vakitlere kadar süren yoğun tartışmalarla yıllık sosyalleşme kotamı doldurmuştum. Bahreyn'e toplantı için davet edildim fakat konuşmacı olarak değil dinleyici olarak bulunacaktım. Bu da ayrı bir tecelli oldu. Toplantıyı düzenleyen kurum Bahreyn Kraliyet ailesinin himayelerinde, Din İşleri Kurumu ile Ezher bünyesinde teşekkül etmiş Müslüman Bilginler Meclisi adında bir kurum. Başlarında, burada herkesin pek hürmet gösterdiği Ezher Şeyhi Dr. Ahmet et-Tayyib bulunuyor. Kurum benzer toplantıları zaman zaman tertip ediyor, farklı konuları tartışıyormuş.

Toplantının bu seneki teması "Müslümanın Müslümanla Diyaloğu: Tek Ümmet ve Ortak Gelecek" başlığını taşıyor. Toplantıda Sünnî ve Şiîler arası diyaloğun güçlendirilmesi, birbirlerini anlaması, mezhebi taassuptan uzaklaşması ve ekonomik, kültürel ve ticari birçok alanda daha güçlü ilişkiler kurması adına atılabilecek adımlar tartışılıyor (Türkiye'de 'diyalog' kelimesi, en azından son yıllarda malum nedenlerle pek sevilmiyor fakat entelektüeller arasında adı hangi türde olursa olsun ilişki ve irtibat mühimdir). Toplantıya İslam ülkelerinin birçoğundan genellikle yönetici konumundaki hoca ve müftüler, cemaat önderleri, ülkelerindeki durumlara göre din hizmetleri sürdüren yetkililer katılmış, bir kısmı ise üniversitelerden bilim adamları. Bahreyn bu açıdan sorunu doğrudan yaşayan bir ülke: Halkının büyük kısmı Şiî, yöneticileri ise Sünnî olan bir toplumda yaşanan farklılıklar salonda müşahede edilebiliyor. Sünnîlerin fıkıh mezhebinin çoğunluğu Mâlikî, buradaki bazı hakim ve kadılarla sohbetler yaptık, şeriat kurallarını uygulasalar bile bu kuralların yanında örfî kanunlar var. Katılımcılar arasında Rusya, Ukrayna, Azerbaycan, Gürcistan, Uzak Doğu'dan çeşitli ülkeler (Filipinler, Malezya, Endonezya vb.), İran, Pakistan, Hindistan, Afrika, Mısır'dan bilim adamları ve hocalar var. Türkiye'den ise görebildiğim kadarıyla eski İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) genel sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ile ben iştirak ettik. Konuştuğum bilim adamları Türkiye'den katılım olmamasını yadırgadıklarını söylediler. Katılımcıların bir kısmı Türkiye'nin bu tarz toplantıları yapması (yapılıyordur sanırım, daha fazla yapılması anlamında yorumladım) gerektiğini söylediler. Balkanlar'dan, Rusya'dan, Orta Asya'dan gelen hocalar ve din görevlileriyle sohbet ettik. İran ve Pakistanlı özellikle Şiî kökenli hocalarla bazen sohbet bazen latifeyle tartıştık, konu siyaset olunca tartışmamak mümkün değil zaten. Ortak konularımızı yorumlama farklarını gördüm. İbnü'l-Arabî ve Konevî gibi metafizikçileri, İranlıların ve Pakistanlıların algılama tarzı farklı. Öteden beri İbnü'l-Arabî'nin şiddetli eleştirisine rağmen Şiîler onu nasıl algılıyor diye düşünürdüm. Buradaki Şiî hocalar İbnü'l-Arabî'nin Şiî olduğunu iddia ettiler. Şiîler böyle yaklaşmayı seviyorlar, birkaç konuyu öne çıkartarak (birisini) Şiî ilan edebiliyorlar. Mesela İbnü'l-Arabî'nin Fütûhâtü'l-Mekkiyye'nin bir yerinde Mehdî'nin varlığından söz etmesini çok önemli görüyorlar. Daha doğrusu gelecek bir kişi olarak değil de kendi döneminde var olan birisi olarak ondan söz ediyor olmasını çok önemsiyorlar (ki gerçekte bu yorum doğru değil). Bunu Şiîler kendi teorilerine (Mehdî gelecek değil, Mehdî var anlayışı) ekseninde yorumluyor. Başka birçok konu tartıştık. Takiyye meselesini ele almak her zaman güçlük arz ediyor, çünkü konuyu bile 'takiyye' yaparak konuşmak ihtimal dahilinde. Müslüman toplum modern dünyada takiyye ve bu kapsama giren bütün kavramları bir yana bırakarak 'açık konuşmak' dönemine dahil olmalıdır.

Toplantıya katılan Sünnîler genellikle Ezher-Mısır kökenli hocalardan oluşuyor. Konuşmalarda âyet-i kerîmeler ve hadîs-i şerifler, bazen de Asr-ı saâdet'ten örnekler sıkça veriliyor. Bu meyanda verilebilecek örnekler ise az çok bellidir: Kardeşlik, yardımlaşma ve birbirini sevmekle ilgili âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifler sürekli tekrar edildi. Bizim muhitlerde konuları bu şekilde ele almak pek doğru karşılanmaz. Biz daha çok İslam düşünce geleneğinde meselenin ele alınma tarzını dikkate alarak tartışırız, tartışma ve tahlillerde Batılı literatüre yer vermeyi bir ayrıcalık sayarız. Burada ise böyle olmadı. Bu bakımdan bir konuşmacının varabileceği sonuçları konuşmanın başından itibaren öngörmek mümkün. Üzerinde durulan konular, birbirini anlamak, birbirlerinin değerlerine hakaret etmemek, ilişkilerin birçok alanda güçlendirilmesinin gerekliliği vs. gibi akla gelebilecek konular. Konular genel olunca söylenebilecekler bellidir: Ana fikir 'evin içi düzenlenmeli ki dışarıyla ilişki kurulabilsin'. Evin içi denilen Şiî ile Sünnîliğin teşkil ettiği İslam ümmeti, dış ise öteki dinler. Verilen bir örneği -ki birçok kişi tekrar etti bunu- aktarırsam genel çerçeve daha iyi anlaşılabilir: Hz. Peygamber Medine'de yahudilerle iyi ilişkiler kurmuş, onları hoş tutmuştu. Hz. Peygamber yahudilerle böyle ilişkiler kurabilmişken Müslümanlar birbirleriyle niçin irtibat kurmasın? Bu amaçla üzerinde durulan kurallardan biri icmâ meselesini yeniden ele almak, özellikle tekfir ortadan kaldırmak için mezhebî olan ile dinî olanı ayırt etmek, değerlere saygısızlık etmemek, bu meyanda özellikle Sünnîler'in dile getirdiği konu ise sahâbeye kötü söz söylememek gibi konular oldu. Bilginlerin fetva ve açıklamalarla bunu teşvik etmeleri, Müslüman cemaati bu hususta uyarmaları gibi konular da sürekli dile getirilen hususlar arasındaydı.

Bazı dikkat çeken konuşmalar fark ettim. Mesela konuşmacıların yönetici olmaları genellikle konuşmaların bir tür 'siyaset' içermesine, daha doğrusu 'mesaj' içermesine yol açıyor, pür entelektüel tahliller olmuyor. Fakat esas sorun şurada ortaya çıkıyor: Genellikle öneriler, âlimlerin fetvalarla veya yazılarıyla Müslümanların birbirlerini anlamasına katkı sağlaması gerektiği üzerine kuruluydu. Lakin Türkiye örneğinde görüldüğü üzere, farklı dinî görüşlerin yasalar ve hukuk sayesinde korunması, düşüncelerin ve dinî hayatların korunması konusunda laikliğin yeri vb. meseleler tartışılmadı. İslam toplumlarında demokrasi ve düşünce özgürlüğü sorunları da süreçle yakından ilgilidir, hatta daha doğrusu esas büyük sorunlar bunlardır. Bu konular da tartışılmadı. Öte yandan konuların hoşgörülü bir şekilde yapılmış olması, bütün sürece bir 'takiyye' gölgesi düşürdü, en azından ben öyle hissettim.

Bu arada dikkatimi çeken daha doğrusu beni rahatsız eden hususlardan biri de halihazırda İslam İşbirliği Teşkilatı sekreterliğini yürüten konuşmacının konuşmasını Fransızca yapmış olmasıydı. İngilizce artık herkese normal geliyor da Arapça bilen bir zatın konuşmasını sömürgeci ülkenin diliyle yapmış olması günün en sıkıcı sürprizi idi. Konuştuğum insanların da rahatsız olması hadisenin tek iyi yanıydı.

Ekrem Demirli

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.

YAZAR ARŞİVİ

Ekrem Demirli

Ekrem Demirli Diğer Yazıları